Giriş |  Kayıt
"Doğruluk, insanın kalbinin en gerçek anlatımıdır."
KONFÜÇYÜS
 
 
 

Yazar ismi :  Ömer Faruk Hüsmüllü (Yazarın ana sayfası için tıklayın)

Sen de Ömer Faruk Hüsmüllü isimli yazara destek olmak istiyorsan, yıldızlı oylama ile oylamaya katılabilir, 1 ile 10 arası puanlama yapabilirsin.


 
      Öğretmenim Bana Darılma Ama  
En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Ben hayatımda bir kere bile “Bu mesleği çok seviyorum.” Demedim. “Öğretmenliği çok seviyorum, yeniden dünyaya gelsem gene öğretmen olmak isterdim” gibi ifadeleri duyduğumda ise bazen şaşırdım, bazen de kıskandım.

Haklı olarak, öyleyse 30 seneden fazla bir süre bu mesleği neden ve nasıl yaptın, diye soranlar da olacaktır. Açıklayayım:

Üniversitede Sosyoloji bölümünde okurken bize dediler ki : “Toplumun Sosyologlara çok ihtiyacı var. Çünkü toplumsal sorunlar giderek artıyor. Siz mezun olduğunuzda devlette ve çeşitli araştırma kuruluşlarında rahatlıkla bir iş bulacaksınız.” İnandık. Ta ki iş arayıp da gerçeğin böyle olmadığını öğrenene kadar… Toplumsal konularda araştırma yapan kuruluş muruluş yoktu. Sadece anket yapan bir-iki yer vardı. Oysa o zamanlar bile gelişmiş ülkelerin çoğunda fabrikalarda bile Sosyologlar çalışıyordu.

Yani ya Sosyolog ünvanına sahip ama karnı aç, ayağı yalın dolaşacaktım ya da başka bir alana yönelecektim. Öğretmenlik mesleğini seçişim böyle oldu. O nedenle de ben işime hep profesyonelce yaklaştım, ekmek parası için elimden geldiğince iyi yapmaya çalıştım.

Bu mesleği,

Yaratıcılıktan uzak, ezberci bir nesil yetiştirdiği için mi?

Çocukların beyinlerine yüklediği bilgilerin yüzde doksanı hiçbir işe yaramadığı için mi?

Her dönem binlerce yazılı kâğıdı ve ödev okuduğum için mi? (Bir sene girdiğim sınıf sayısı tam 21 tane idi. Her dönem her sınıfa üç yazılı yapmak ve bir de ödev zorunluluğu var. Sınıflar en az 60-70 mevcutlu. Bu rakamları birbiri ile çarpın bakalım ne çıkacak? Bunu şunun için söylüyorum, hani bazı siyasetçiler öğretmenlerin yattığı iddiasındalar ya… Kaldı ki öğretmenin tek işi yazılı ve ödev okumak değil. Madde madde sıralasam öğretmenin yapması gerekenleri, sıkılıp bu yazıyı okumaktan vazgeçersiniz.)

Kitap alıp okumaya bile parası olmadığı için mi? (Öğretmen okumuyor/okuyamıyor. Çünkü bütçesinden kitap almaya para ayıramıyor. Çocuğunun ya da eşinin bir ihtiyacı varken “Bu şimdilik dursun, ben elimdeki para ile kitap alacağım.” Diyebilir mi anne ya da baba olan bir öğretmen? Varsayalım ki bir şekilde kitap için para ayırdı. Acaba okumaya zaman bulabilir mi?)

Kalabalık sınıflarda nefes bile alamadığım için mi? (Bir okulda girdiğim bir sınıfta öğrenci mevcudu tam 130 kişiydi. Çocuklar sıralara dört kişi oturdukları halde gene de çoğu ayakta kalıyordu. Bu durum bereket bir-iki ay devam etti, çünkü sonradan bazı öğrenciler başka bir okula aktarılarak sınıf mevcudu azaltıldı.)

Her 24 Kasım’da övgüler düzülüp, şiirler okunup, kendi eridiği halde çevresini aydınlatan bir muma benzetildiği, bazı siyasi iktidarların bu gün dolayısıyla maaş ya da ek ders ücretlerine 3-5 kuruş zam yaptığı müjdesini verdiği için mi, sevdiğimi söylemedim?

Hayır, hiçbiri değil. Çünkü ben öğretmen olarak yetiştirilmedim. Ben öğretmenliği, öğretmenlik yaparken öğrendim.

**

Anılara gelince, önce öğrencilerimle ilgili hatırladıkça beni rahatsız eden iki anımı anlatayım:

Müdür başyardımcısı olarak görev yapıyorum. Başarılı öğrencilerle ilgili öğretmenlerden bilgi geldiği gibi, maddi durumu iyi olmayanlarla ilgili de geliyor. Çok başarılı bir öğrencinin yağmurda çamurda yırtık ayakkabı ile okula geldiğini öğrendim. Doğruydu söylenenler. Çocuğun bütün notları pekiyi, çok zeki bir öğrenci. Okul koruma derneği ile temasa geçip bu çocuğa yardım etmelerini istedim. Kabul ettiler. Öğrenciyi çağırıp kendisine ayakkabı almak istediğimizi uygun bir dille anlattım. Çocuk bu teklife çok bozuldu, hatta karşı çıktı. Maalesef bilmeden bu çocuğun gururunu incitmiştim.

Öğrencinin biri, derste pencereden atlayıp kaçıyor. Öğretmen sınıftan çıkıp haber verdi. Tellerle çevrili okul duvarından atlamaya çalışırken onu yakaladım. Çok sinirlenmiştim, hâlâ nasıl yaptığımı bilmiyorum, ama bir tokat atıp: “Düşüp gebereceksin eşşek oğlu eşşek!” dedim. Çocuk da bana, “Hocam, beni isterseniz öldürüne kadar dövün, sesim çıkmaz. Ama bana o sözü söylemeyecektiniz. Çünkü benim babam öldü ve ben ona eşek denmesini kabul edemem.” Dedi. Çok pişman oldum, ama olan olmuştu bir kere!

Ben, daha çok öğretmenlerle ilgili anılarımdan bahsetmek istiyorum. Bunları bir kısmını Memleketimin Delileri romanında da anlattım.

Öğretmenlikteki ilk dersimi stajyer olarak atandığım okuldaki müdürüm sayın Ali Yılmaztürk’ten aldım. Dedi ki: “Hocam, ben bu meslekte yirmiden fazla yıl geçirdim. Daha bir gün bile çalışmadan, hazırlık yapmadan öğrencinin karşısına çıkıp da ders anlatmadım.” Dersimin olduğu her günün gecesi bu söz hep aklıma geldi ve beni motive etti. Örnek bir müdürdü. Sabah öğrenci okula gelirken, teneffüslerde ve okul bittiğinde mutlaka ya merdiven başında ya da giriş kapısının yanında durur, öğrencileri izlerdi.

Ataköy’de bir lisede görev yapıyorum. Bir bayan öğretmenden öğrenciler şikâyet ediyor. Hiç ders yapmıyormuş, çünkü sınıfa “Durun, oturun, gürültü yapmayın!” demekten ders yapmaya zaman kalmıyormuş. Kısacası sınıfa hakim olamıyormuş. Bu bayan, bir öğrencinin kendisine tabanca çektiğini ve öldürmekle tehdit ettiğini söyledi. İnceledim ve tabanca zannedilen şeyin bir oyuncak olduğunu gördüm. Gene bu bayan öğretmenin öğrencilerin evlerine kendisini zorla davet ettirdiğini, oralarda yiyip içtiğini, banyosunu yaptığını ve çoğu zaman da yatıya kaldığını duymuştum.

Aynı okulda müdür yardımcıları odasında otururken bir çığlık sesi duyarak yerimden fırladım. Ruhsal rahatsızlığı olan bir bayan öğretmen vardı. Çoğu zaman robot gibi dolaşırdı, bazen de böyle tam tersi tepkilerde de bulunurmuş. Sonradan buna da alışmıştım.

Küçükçekmece’de bir okuldayım. Bir erkek öğretmenin kızlara çok sert, erkek öğrencilere ise tam tersi davrandığını ve bol not verdiğini duymuştum. Bu öğretmenin bir gün içi görünen incecik bir gömlek giydiğini ve altında da bir bayan giysisi olan kombinezon bulunduğunu görmüştüm.

Gene Küçükçekmece’deyiz: Okula bir Kimya öğretmeni atanmıştı. Üniversiteyi derece ile bitirmiş. Asistan olarak kalması teklif edildiği halde kabul etmemiş. Normalden çok uzun boyluydu. Okula gelirken eşyalarını bir bez torba içinde getiriyordu. Gürültü eden çocukları tek eliyle kaldırıp öteki sıraya koyuyormuş. Okulun son günleri herkes derste, ben koridorlarda dolaşıyorum. Bir sınıftan gelen gürültü rahatsız edici. Kapıyı açtığımda bu öğretmenin tek başına üç-dört öğrenci ile güreştiğini, sınıftaki diğer öğrencilerin de arkadaşları lehinde tezahürat yaptıklarını gördüm. Odama çağırıp bunu açıklamasını istediğimde: “Bana bir tanesi güreş teklif etti. Kabul etmesem, korktu diyecek. Sıraları aralayıp, güreşmeye başladık, ama arkadaşları da bana saldırdı.” Dedi. O gün bu öğretmen güreşirken elini sıraya çarpmış ve bileği zedelenmiş. Günlerce eli sarılı gezmişti.

Tozkoparan’da bir okulda müdürüm. Yeni atanmıştım. Kapı vuruldu ve bir bayan öğretmen içeri girdi. Elleri ayakları titriyor, yüzü bembeyaz. “Müdür bey, Kazım bey geldi benim sınıfıma girdi. Çocuklara istiklal marşını okutturuyor, sorular soruyor ve bilmeyenlerin kafasına vuruyor. N’olur gidin bir bakın, çünkü çocuklara bir zarar vermesinden korkuyorum.” Dedi. Bu Kazım Bey, matematik öğretmeni. Önceden tanıyanlardan öğrendiğime göre, çok zeki, bilgili ve öğrencinin çok sevdiği bir öğretmenmiş. Ama kalıtsal nedenli ruhsal bir hastalık dolayısıyla uzun süredir raporluymuş. Raporu bitince göreve başlamak için gelmiş ve aklına esen bir sınıfa girmiş. Bu öğretmeni malulen emekli ettirene kadar aylarca uğraşmıştım.

Florya taraflarında bir okulda nöbetçi öğretmenim. Dersim boş, ama koridorları dolaşıyorum. Arada sırada müdürün de odasından çıkıp tekrar içeri girdiğini görüyorum. Daha sonradan müdür yardımcısı arkadaş bana anlattı, okul müdürü ona “Ömer bey devamlı beni gözetliyor.” Demiş. Paranoyak bir kişilik… Zaten diğer örneklerden de bu meslekte ruhsal sorunları ve hastalıkları olan çok sayıda kişinin bulunduğunu kolayca tahmin edebilirsiniz.

Özel dershanelerde de 16-17 yıl çalıştım. Buralarda da çok ilginç olaylar yaşadım. Uzun uzun anlatmaya zaman yetmez. O nedenle aklıma şimdi geliveren bir tanesinden bahsedeyim: Edirne’de bir dershanede görevliyim. Dersimin olmadığı gün teftişe bir müfettiş gelmiş. Müdüre “Öğretmenin bugün dersi yok dediniz, ama çağırsak acaba gelir mi? Çünkü bu felsefeciler biraz aksi olurlar da..” Demiş. Müdür de “Bizim öğretmenimiz o dediklerinizden değil.” Diye cevaplamış. Neyse, çağırdılar, gittim. Usulen bir sınıfa ders anlattım. Çocuklar da şaşırdı, çünkü o gün felsefe dersi olmadığı için önlerinde ne defter ne de kitap vardı. Bana bakıp duruyorlardı. Dersten sonra müfettiş, yıllık planlarımı ve sınıf defterlerini incelemeye başladı. Konu olarak birbirinden çok farklı yerlerde bulunan iki sınıfa kafayı taktı. “Neden konu olarak biri geride, diğeri çok ileride?” Diye sordu. Ben de geride olan grup açılalı bir ay olduğunu diğerine ise dört aydır derse girdiğimi söyledim. Tatmin olmadı. Defalarca aynı soruyu sordu, aynı cevabı aldı. Sonunda sinirlendim ve bağırarak “Müfettiş bey, defalardır size aynı şeyi anlatıyorum. Grupların başlama takvimleri birbirinden farklı. Ama siz nedense anlamıyorsunuz!” deyince, “Tamam hocam, şimdi anladım.” Deyip yanımdan ayrıldı.

Hangi bir anımı anlatayım ki? Gece taksi şoförlüğü yapıp gündüz derste uyuyan öğretmenden mi, kendi öğrencisine ders veriyor diye gazeteci ordusuyla evi basılıp boy boy fotoğrafları gazetelerde yayımlanan üç-beş öğretmene karşılık devletin en üst makamlarından birinde bulunan kişinin torununa özel ders veren öğretmenden mi, ufacık öğrencilere tacizde bulunan bunu bilen velilerin dilekçe vermekten korktukları için hakkında herhangi bir işlem yapılamayan öğretmenden mi, ya da yazdığı uyduruk şiirlerini toplayıp kitap bastırarak öğrencilere zorla satan öğretmenden mi bahsedeyim…?

**

Öğretmenim, canımlı cicimli, süslü püslü, içinde Atatürkümüzün öğretmenler için söylediği bir vecizesi bulunan bir yazı yazıp sonuna da bir dörtlük ekleyip sunamadığım için kusura bakma, bana darılma! Ama gene de sürç-ü lisan ettiysem affola…

İstedim ki daha iyiye, daha güzele ulaşmak için, benden de senin için bir özeleştiri olsun.

Ömer Faruk Hüsmüllü

Emekli Felsefe Öğretmeni
 
 

Bu yazının tüm hakları ve sorumluluğu Ömer Faruk Hüsmüllü üzerindedir.
Bu yazının ilgili yazara ait olmadığını, yazının içeriğinde şahsınıza veya toplumun genel ahlak değerlerine bir hakaret olduğunu, içeriğinde açıkça yazılmış müstehcen ifadeler veya edebi yazılarda olmaması gereken ağır küfürler bulunduğunu düşünüyorsanız, ilgili yazıyı ve yazarı site yönetimine bildirebilirsiniz.
Yazıların içeriğinden www.edebiyatdunyasi.com ve Ada İnternet Yayıncılığı ve Reklamcılık Şti. yetkilileri sorumlu tutulamaz.
 
Tüm yazıları

1234SonrakiSon

 
1 .  İbrahim Değerli
2 .  Mehmet Akb
3 .  Serhat ÖZER
4 .  Abdulvahap UNCU
5 .  Ali Demiral


 
1 .  DeryaDerviş
2 .  Gülüm Çamlısoy
3 .  Berat Uyanık
4 .  İbrahim Değerli
5 .  Elnur Əliyev


 
1 .  Ahmet Duman
2 .  Tunahan çelik
3 .  Canay Gümüşlü Safi
4 .  erhan
5 .  Ömer Faruk Hüsmüllü

 

     


Basında sitemiz | Bize ulaşın | Reklam

Sözleşmeler Gizlilik ve Kullanım Sözleşmesi | Tüketici Hakları, Üyelik, Güvenlik ve Teminatlar

Tüm hakları saklıdır 2017 © Edebiyat Dünyası

Edebiyatdunyasi.com'a eklenen yazılar ve görseller 5846 Sayılı FiKiR VE SANAT ESERLERi KANUNU'na göre korunmaktadır. Sitenin özgün içeriği 5187 Sayılı Basın Kanunu'na göre kaynak belirtilmeden başka yayın organlarında kullanılamaz. Kaynak belirtmek ve ilgili sayfaya link vermek koşuluyla sitenin tüm özgün içeriği başka yayın organlarında özgürce kullanılabilir.