Giriş |  Kayıt
"En kudretli insan, kendisine hakim olandır."
SENECA
 
 
 

Yazar ismi :  Şenol Erten (Yazarın ana sayfası için tıklayın)

Sen de Şenol Erten isimli yazara destek olmak istiyorsan, yıldızlı oylama ile oylamaya katılabilir, 1 ile 10 arası puanlama yapabilirsin.


 
      İNTİHAR (2. Bölüm)  
... Pantolonumu, sağ paçasını makasla kesip dizimin üstüne kadar yırttılar. “Arkadaşım da sağ bacağından vurulmuş, dizinin hemen altından kesmişlerdi.” dedim, dizimin üstündeki tampon yenilenirken. Baldırımdaki, kurşunun parçaladığı damarı dikerken, dileğimin(!) gerçekleşemeyeceği bir yara aldığımı açıkladı kadın doktor... Resmi kıyafetli polis gelmekte gecikmedi; ilk ifademi hemen orada, şifahen aldı: “Tabancayı temizliyordum, namluda mermi varmış!...” Nasıl söyleyebilirdim, “Kendimi vuracaktım. Tabanca ateş almadı; kızdım, silahı duvara fırlattım...” diyemezdim ya! Çarpma açısı on derece daha büyük olsaydı morga gelecekler, o zaman beni tedavi edemeyecek, sorgulayamayacak, bana otopsi yapacaklardı.

Karakolda ertesi gün verdiğim yazılı ifadem de kısaydı. Kimse, tabancanı temizlemeni anladık da, üzerindeki üniforma da neyin nesiydi, diye sormadı. Anlamıştım. Aile üyeleri o günden sonra silahıma el koydular, beni yakın takibe aldılar ve yalnız yaşamama izin vermediler.

... Alçaktan uçan uçaklar. Karanlığı delerek havada kısa izler bırakıp belirsiz-rastgele hedeflere ilerleyen mermi sürüleri. Her dönüşünde beynimi kemiren, etimi koparan helikopter pervaneleri. İç organları, kasları, damarları dışarıda canlı-cansız vücutlar. Bağırtılar, yalvarmalar... “Çavuş, çavuşum, biraz daha dayan; yaşayacaksın!” İşyerimdeki masamdan başımı kaldırdığında bana bakıyordu çalışanlar, acıyan gözlerle.

Yatmadan önce almam için verilen hapların tamamını yutmak, pencereden atlamak, kendimi yakmak, aracımı hızla bir duvara-direğe bindirmek... Hiçbirinin garantisi yoktu. Bazı organlar kaybedilebilir ya da işlevsiz kalabilirdi; sakatlıkla sonuçlanabilirdi bu yöntemler. Salon tavanındaki iki salıncak kancası, gözlerim bir akşam yemeği sırasında onlara takıldığından hemen sökülmüştü. Bulacaktım, bulmalıydım bir yol.

... Şirketten sersemlemiş bir suratla, öğle yemeği için dışarı çıktığımda yine takip ediliyordum, güya izlediğinin farkına varmadığım, beni benden korumakla görevli şirket elemanınca. Dönüşte, caminin önüne iki cemse yanaşmıştı. Bayrağa sarılmış tabutlar indiriliyordu. Saydım. Yedi taneydi. Cami bahçesine, musalla taşlarına yerleştirildiler. Yanlarına gittim. Sağ bacağım, sol kolum sızladı. Er, onbaşı, çavuş, asteğmen... Hepsi oradaydı! ‘Ben sizleri gömmedim mi askerler, neden tekrar tekrar geliyorsunuz?’ Yanımda biri belirdi ve tabutları göstererek sordu: “Bunların tamamı cenaze mi?” Baktım sorana. Yaşıtım sayılırdı. Sabit bakan gözlerinde, kopan kolları, kesilen bacakları, çıkan gözleri; alevleri, karanlığı gördüm. “Evet. Onlar tabutta biz ayakta, cenazeleriz.” Namazdan sonra bahçeye toplandı cemaat, tabutların önüne. İlk tabut erin son tabut asteğmeninkiydi. Erin tabutu başında genç bir kadındı ilk gözüme çarpan; tükenmiş gözyaşları, kupkuru gözleri, kucağında bebeğiyle. Bebek, yaşında bile değildi. Baba kelimesini öğrenmesine gerek kalmamıştı artık. Erin annesi yitik oğlunun resmine sarılıyor, öpüyordu; babası iki eliyle tabuta dokunuyordu, oğlunun yüzünü görüyormuş gibi tabutun baş kısmına bakarak. Bölük komutanının söylediği, takımımı, saptanan istikamete keşif raporu doğrultusunda sevk edişim, doğru olsa ne değişecekti; eri o yöne fırlatan emri veren bendim; onun ilk ateşte vurulup ölmesinden de ben sorumluydum! “Oğlunu mermi sağanağına gönderen bendim amca. Yanlış komut verdim. Onu ben öldürdüm!”... Asteğmenin tabutunun önünde benzer bir manzara yaşanıyordu: “Komutanım, senin yerine benim vurulmam gerekiyordu. Destek ateşi... Komutanım.”... Görevli askerler, cenazelere yakınlığı olmayan iki eski askeri uzaklaştırdılar tabutların başlarından. Asteğmenine yüreği yanan eri teselli etme görevi, eri için vicdanı sızlayan asteğmene kalmıştı!

Onu şirkete götürdüm. Koltukta oturuyordu ama onu insandan çok kum yığını olarak tanımlamak daha doğruydu adeta. Sigara dudaklara yerleştiriliyor, çakmak çıkarılıyor fakat gerisi, çakmak sigaranın ucundayken unutuluyordu. Lokmalar da öyle; pide ısırılıyor, çiğneniyor ama yutulması hatırlanamıyordu. Çaycının bakışlarına göre, tencere kapağını bulmuştu! Saatlerce, konuşmadan karşı karşıya oturan, çay söyleyip içmeyi unutan iki insandık odada. ‘Kopukluk’ta bana tur bindiren birini ilk kez tanımıştım. Zorlukla tarif ettirdiğim evine götürdüm onu. Apartman girişinde bıraktım; kendisinden sonra ailesini de tanıma acısına katlanacak gücüm kalmamıştı. Onunla bir daha görüşmemem gerekiyordu, çünkü ya son cinayetime onu da ortak edecek, hatta onun da katili olacaktım ya da benim, canlı kalırsam, sonum onunki gibi olacaktı.

Kımıldayan bir dal, bir taş sesi, bir parıltı... “Yat! Kuzey-batı, 30 derece, ateş!” Namlular şişene kadar boşaltılan şarjörler, karanlığa savrulan binlerce mermi, dökülen soğuk terler. Nihayet... “Ateşi kes!” Boşuna gerilmiş sinirler, boşa atılmış mermiler, el bombaları... Bazen de Amerikan usulü bir idamın manzarasıyla karşılaşılırdı: Kimler kimleri vurmuştu? Vurduklarımız, arkadaşlarımızın katilleri, hayvandan da değersizdiler... Peki onların aileleri yok muydu? Babaları, anaları, eşleri, kardeşleri, çocukları?.. Doğrusu birbirimizin, en doğrusu kendi kendimizin katilleriydik. Asıl katiller?! Bizlere cinayet işleten, gözlerinde sivil-birey olarak kıymet taşımadıklarımız; dar ufuklarıyla, sığ tespitleriyle, göbekleriyle, kırmızı suratlarıyla, sözde yurtseverlikleriyle karar alıcılar. Kendimden önce onları temizlesem iyi olmaz mıydı? Ya eşleri, çocukları?.. Sadece kendimi temizlemeliydim.

Tren rayları, trenler?! O akşama kadar nasıl da akıl edememiştim, her gün üzerinden en az iki kez geçtiğim rayları? Cesedimi, bırakacaksam, tek parça bırakmayı istememden miydi acaba? Öyleydi belki, bilmiyorum. Ama o akşam baş ve beden parçalarına ayrılmam çok önemli görünmüyordu bana. Nasıl olsa birleştirirlerdi; anestezi yapılmaksızın, kaba bir dikişle kolayca bağlanabilirdim. Geceyi beklerken duş aldım; veda mektubuma, ‘Beni yıkamayın ve üzerimdeki elbiselerimle gömün.’ cümlesini ekledim. Yağmur suyu borularına tutunarak balkondan yere indim. Camdan, torbaya tıkıştırarak attığım resmi elbiselerimi de bahçede giydim. Yürüyerek geldim ara istasyona. İşlek bir hattı; en fazla birkaç dakika içinde beynimdeki savaşlar, kan, kopuk organlar, sesler, uğultular, azaplar tarihe karışacaktı. Batıya doğru yüz metre kadar yürüdüm. Bu arada iki tren geçti, karşıt yönlerden. Rayların arasında yere uzandım. Nihayet bitiyordu her şey, çok az kalmıştı. Kulaklarımı raya dayadım. Titreşimler duydum. Geliyordu, ama hangi yönden? Ne önemi vardı ki! Boynumu yasladım soğuk alaşımın dar yüzeyine. Dizel lokomotifin tekerlek sesleri, bağlantı yerlerinin gıcırtıları, sallanan vagonların gürültüsü... Tren yaklaşıyordu. Gözlerimi kapadım. Acı, sürekli bir düdük sesi, duyduğum son sesti herhalde. Tekerlekler ray üzerinde kayıyordu, mermi yörüngelerini gösteren izlere benzeyen fakat kısa erimli kıvılcımlar saçarak. Baş koptuktan sonra göz bir müddet daha görme duyusunu korurmuş. Gözlerimle aradım vücudumun başımın altında kalan kısmını, bedenimi. Göremedim. Yoksa yuvarlanarak biraz uzağa mı savrulmuştu başım? Başımdaki dönmenin nedenini bu şekilde açıklayabilirdim. Sonsuzluk kapısına, bir anda, damara giren iğnenin sızısı kadar bile acı duymadan gelmiştim. Başımla baş başa kaldığımda göz kapaklarım, dert denizinin kıyısındaki limandan, sınırsız derman okyanusuna yapacağım yolculuğa başlayacağımı haber verircesine, sevinçli bir telaşla kapandılar ve... Sessizlik, vızıltısız bir sessizlik; karanlık, simsiyah bir karanlık...
 
 

Bu yazının tüm hakları ve sorumluluğu Şenol Erten üzerindedir.
Bu yazının ilgili yazara ait olmadığını, yazının içeriğinde şahsınıza veya toplumun genel ahlak değerlerine bir hakaret olduğunu, içeriğinde açıkça yazılmış müstehcen ifadeler veya edebi yazılarda olmaması gereken ağır küfürler bulunduğunu düşünüyorsanız, ilgili yazıyı ve yazarı site yönetimine bildirebilirsiniz.
Yazıların içeriğinden www.edebiyatdunyasi.com ve Ada İnternet Yayıncılığı ve Reklamcılık Şti. yetkilileri sorumlu tutulamaz.
 
Tüm yazıları

1

 
1 .  NURTEN DEMİREL
2 .  Bayram Kaya
3 .  yakup onat
4 .  İrfan GÖRGÜN
5 .  Yüksel Sarı


 
1 .  DeryaDerviş
2 .  Gülüm Çamlısoy
3 .  Berat Uyanık
4 .  Sercan Doyuk
5 .  Tunahan çelik


 
1 .  Ahmet Duman
2 .  Tunahan çelik
3 .  Canay Gümüşlü Safi
4 .  Ömer Faruk Hüsmüllü
5 .  erhan

 

     


Basında sitemiz | Bize ulaşın | Reklam

Sözleşmeler Gizlilik ve Kullanım Sözleşmesi | Tüketici Hakları, Üyelik, Güvenlik ve Teminatlar

Tüm hakları saklıdır 2017 © Edebiyat Dünyası

Edebiyatdunyasi.com'a eklenen yazılar ve görseller 5846 Sayılı FiKiR VE SANAT ESERLERi KANUNU'na göre korunmaktadır. Sitenin özgün içeriği 5187 Sayılı Basın Kanunu'na göre kaynak belirtilmeden başka yayın organlarında kullanılamaz. Kaynak belirtmek ve ilgili sayfaya link vermek koşuluyla sitenin tüm özgün içeriği başka yayın organlarında özgürce kullanılabilir.